Yeni Belgelerin Işığında Halifeliğin Kaldırılması ve Hanedan Üyelerinin Yurtdışına Çıkarılmaları

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi

S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, s. 15-29

Yeni Belgelerin Işığında Halifeliğin Kaldırılması ve
Hanedan Üyelerinin Yurtdışına Çıkarılmaları
Doç. Dr. Oğuz AYTEPE Yazısına göre;

ÖZET
Peygamber Hazreti Muhammed’in ölümü ile ortaya çıkan halifelik, Kureyş
Kabilesinden önce Hazreti Ebubekir’e daha sonra Hazreti Ömer,Hazreti Osman ve
Hazreti Ali’ye geçmiştir. Daha sonra Emeviler’e ve Abbasiler’e geçen hilafet,
1258’de Moğol hükümdarı Kubilay’ın son halifeyi öldürmesiyle son bulur.
Dünyanın birçok yerinde görülen halifelik, Yavuz Selim’in Mısır’ı almasıyla
Osmanlı Hanedanı ‘na geçer.
Cumhuriyetin ilanından sonra gündeme gelen Halifeliğin kaldırılması
meselesi, 3 Mart 1924’te gerçekleşir. Varlığı iki başlılık yaratan, Mustafa Kemal’in
ilerde yapmayı düşündüğü inkılaplar karşısında bir engel olarak görülen halifelik
kurumu kaldırılmış ve ertesi gün başta Halife olmak üzere 234 Osmanlı hanedanı
üyesi yurt dışına çıkarılmıştır.
Anahtar Kelimeler : Halife, halifelik, Mustafa Kemal, Osmanlı hanedan

Atatürk devrimlerinin en önemlilerinden biri 3 Mart 1924 tarihinde
Halifeliğin kaldırılmasıdır. Çünkü bu devrim yalnız Türkleri değil bütün
İslam dünyasını ilgilendirmektedir.
İslam tarihinde Halifelik, Peygamber’ in ölümü üzerine ortaya çıkan bir
kurumdur. Hilafet, İslam içinde en uzun kalmış kurumlardan biridir. Uzun
bir süre İslam toplumunun liderliği iddiasıyla şekillenen kurumunun tarihsel
gelişim süreci İslam tarihsel serüveniyle iç içedir.
Hilafet Arapça half sözcüğünden gelmekte, birinin ardından gelen,
yerine geçen anlamına gelmektedir. Bunun dışında tarikatların
örgütlenmesinde şeyhin belirli yetkiler taşıyan temsilcisine halife
denilmiştir. Osmanlı Devletinde merkez örgütlerinde uzman düzeyine
ulaşmış görevlilere de halife denilmiştir. Halife kelimesi Tükçede kalfa
olmuştur. Arapça Halife, Peygamberin yerine kaim olmak üzere İslam
camiasının en yüksek reisinin unvanıdır. Halife İslam dininin esaslarına göre
hem baş imam, hem de devlet başkanıdır. İki iktidarı birden temsil
etmektedir.
Peygamber’in 8 Haziran 632 tarihinde vefatından sonra onun yerine
kimin geçeceği sorun olmuştur. O ölümünden sonra yerine kimin geçeceği
hakkında hiçbir öğütte veya vasiyette bulunmamıştır. Halifelik benden sonra
otuz yıldır, ondan sonrası ısırıcı sultanlık olur demiştir. Kur’ anda Halife ve
İmam tabirleri geçmekte ise de, bu ayetler cemiyetin düzenini sağlamak,
anarşiyi önlemek ve adaletle hükmetmek gibi bir görev anlamına
gelmekteydi.1
Halifelik için iki aday bulunuyordu. Ebubekir ve
peygamberin yeğeni ve damadı olan Ali. Ali aileden olduğunu belirterek
başa geçmenin kendi hakkı olduğunu öne sürerken Ebubekir devlet işlerini
yürütecek ve düşmanlara karşı savaşacak bir başkanın gerektiğini belirtmişti.
Sonuçta Ebubekir seçilmiş kendisine Halife sanı verilmişti. Ebubekir’den
sonra Ömer, Osman ve Ali Halife seçilmişlerdi. Dört Halife döneminde
(632-658) halifelerin başlıca görev ve sorumlulukları dini korumak, toplum
içinde kavga ve husumeti ortadan kaldırmak, toplumsal düzeni sağlamak,
cezaları uygulamak, din düşmanlarına karşı savaşmak, halktan kanuni
vergileri toplamak, hazineden ihtiyaç içinde olanlara yardım yapmak,
memurların tayini ve denetimi olarak belirlenmişti.2
Bununla birlikte
halifelerin sınırsız bir iktidar ve otorite sahibi oldukları iddia edilemez. İlk

YENİ BELGELERİN IŞIĞINDA HALİFELİĞİN KALDIRILMASI VE HANEDAN… 17
dört halifeden üçünün öldürülmesi. Bu makamın oraya seçilen kişilerin
kutsal olarak tanınmadıklarını kanıtlamaktadır.
Ali’nin Emeviler soyundan Muaviye tarafından öldürtülüp Muaviye’nin
halifeliği zorla ele geçirmesiyle hilafet Emevilere geçer. Bundan sonra
halifelik farklı bir şekle dönüşmüş, verasete dayanan bir sistem olmuştur.
Dört Halife ve Emeviler döneminde (658-750) Halifelik Kureyşlerdedir.
Emeviler dönemi Arapların kendilerini bir ulus olarak tanımlamak istedikleri
bir dönem olduğundan din ikinci plânda kalmıştır. Bu dönemde İslamiyeti
yaymak için fetihler yapılmış, İspanya bu dönemde fethedilmiştir.
Abbasiler döneminde (750-1258) Halifelik merkezi Bağdat olmuştur.
Bu dönemde fetihler yapılmış, Harun Reşit ve oğulları Memun ve Mutasım
zamanında ilim gelişmeleri desteklenmiştir. Ancak Halifeler zamanla
halktan koparak saraylara çekildiler. Abbasilerin Şiilere ve Emevi ailesinden
olanlara karşı güttükleri dışlayıcı siyaset nedeniyle, İslam ülkelerinde Halife
sanını taşıyan hükümdarın sayısı üçe çıkmıştır. Önce Mısır’da Şii Fatımi
Halifeliği kurulmuş (909-1171) ardından İspanya’da Abdurrahman III. (929)
Halifeliğini ilan etmiştir.
Türkler Selçuklu devletinin kuruluş döneminde Halifeliği ele
geçirmişler fakat bu sanı almak gereğini duymamışlardır. 1058 yılında
Bağdat’a giren Tuğrul Bey, Halifeyi makamında bırakmış ve yalnız Sultan-ı
İslam sanını almıştı.3
Abbasi soyundan gelen bu halifelik, 1258’de İlhanlı hükümdarı Cengiz
Han’ın torunu Hülagu’nun Bağdat’a girmesiyle son buldu. Halife Mutasım
öldürüldü. Mutasım’ın amcası El Mustansır Billah, katledilen sülalenin
kurtulabilen tek üyesi olarak 1261’de Mısır’da Kölemenlere sığındı.4
Kölemenlerin hiçbir devlet başkanı yetkisi tanımaksızın onayladıkları bu
halifeyi 17 halife izlemiştir. Bu dönemde İslam dünyasının Halifeliğin
varlığından haberi olmamıştır. Bazı Türk devlet başkanları pozisyonlarını
kuvvetlendirmek için halife unvanı kullandıkları görülmüştür.5
Yavuz Selim 1517’de Mısır’ı ele geçirince orada Halife III. El
Mütevekkil Allah’la karşılaşır. Halife Mütevekkil birçok bilgin ve sanatçı ile
birlikte İstanbul’a gönderilir. Padişahın İstanbul’a dönüşünden sonra Halife’
nin uygunsuz hareketleri görülmüş ve Yedikule’ye hapsedilmiştir. Kanuni’
nin tahta çıkmasıyla affedilerek Kahire’ye dönmesine izin verilmiş ve orada
ölmüştür. Yavuz Selim’in halifeliği devraldığı yönünde yanlış bir kanı
yaygınlaşmıştır. Ancak Selim’in, oğlu Kanuni ile yazışmalarında Halifeliği
üzerine aldığına dair hiçbir şey yazmamıştır.6
O döneme ilişkin Osmanlı ve
3
Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap (Birinci Bölüm), İstanbul, 1995, s.47.
4
Seçil Akgün, Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik (1924-1928), Ankara, Olgaç
Matbaası, s.14.
5
İslam Ansiklopedisi, “Halifelik” Maddesi, s.153.
6
Munşa’at el-Selatin; Yayınlayan: Feridun Ahmet, İstanbul, 1859, C.I., s.376-379.


OĞUZ AYTEPE
Arap belgelerinin hiçbirinde, o yıllarda yazılmış kitaplarda böyle bir devir
işlemini gösteren kayıt yoktur.7
Yavuz Selim’den önce bazı Osmanlı
padişahları halife unvanını kullanmışlardı. Yavuz Selim, halife unvanını
değil eski kutsal Hilafet emanetlerini almış ve Mısır sultanlarının
“hadimü’l haremeyni’ş-şerifeyn” (kutsal Mekke ve Medine’ye hizmet eden)
unvanını kullanmıştır. Bu söylenti 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından
sonra ortaya atılmıştır.
Osmanlılar, kaybettikleri ülkeler üzerinde padişahın sözde manevi
gerçekte dünyevi haklarını korumak için halife unvanından yararlanmayı
ümit etmişlerdi. Kırım 1783’de Rusya tarafından ilhak edilince, Osmanlı
halifelik iddiaları da temelsiz kalacaktır. Fakat Osmanlı padişahları halife
sanını kullanmaya devam etmişlerdir.
Osmanlı Devleti parçalanırken II. Abdülhamit İslam birliğinin
kurulmasında halifeliği çok önemli bir araç olarak kullanmıştır. Bütün
çalışmalara karşın, siyasal gelişmeler ve ulusçuluk akımının Müslüman
ülkelerde de başlaması, kurtarıcı olarak görülen halifelik sanını etkisiz
kılmıştır.8
İngiliz şairi Wilfrid Scawen Blunt, “ruhani hilafet” kavramını
gündeme getirmiş ve düşüncelerini Mekke Şerifi ve Mısır Hidivi’ne
anlatmıştır. Mekke Şerifi Hüseyin, İngiltere’nin kışkırtmasıyla 1916’da
Osmanlı Devleti’nin cihat ilanına rağmen ayaklanmıştır. Suriye’de hilafetin
Osmanlılardan alınarak bir Arap Halifeliği kurulması amacıyla bir dernek
kurulmuştur.
Blunt’ın görüşleri Jön Türkler’den Mizancı Murat ve Cemalettin Efgani
tarafından geliştirilmiş ve bu İttihat ve Terakki üzerinde etkili olmuştur.
İttihat ve Terakki yöneticileri kaybedilen topraklar üzerinde siyasi nüfuz
kurmak amacıyla Cihat ilan etmiştir. Fakat bu çağrıya Türk
Müslümanlarından başka uyan olmamıştı.9
Halifenin manevi varlığı, imparatorluk içindeki toplulukların
milliyetçilik cereyanlarının yayılmasını önleyememiş; Mondros Mütarekesi
sonrasında imparatorluk topraklarını işgal eden İngiliz ve Fransız ordu
birliklerinin içinde Müslüman askerlerinin de bulunması sakıncalı
bulunmamıştır.
Padişah dini yetkilerini, manevi otoritesini, Anadolu’da düşmanla
savaşan kahramanları, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere ölüme
mahkum etmekte bir sakınca görmedi. Bu yolla sonuç alamayınca TBMM
ordularının karşısına düşman güçleri paralelinde savaşmak üzere Halife
kuvvetleri çıkardı. Bunca kötü harekete araç edilmiş Halifelik, kimileri için

7
Bkz., Faruk Sümer, “Yavuz Selim Halifeliği Devraldı mı ?” Tarih ve Düşünce, S. 4
(Şubat 2000), s. 20.; N. Ahmet Asrar, “Hilafetin Osmanlılara Geçişi İle İlgili Rivayetler”,
Türk Dünyası Araştırmaları, S.22 (Şubat 1983), s.94.
8
Şerafettin Turan, a.g.e., s.48.
” Bilal N. Şimşir, Doğu’nun Kahramanı Atatürk, İstanbul, 1999, s.109

Arap belgelerinin hiçbirinde, o yıllarda yazılmış kitaplarda böyle bir devir
işlemini gösteren kayıt yoktur.7
Yavuz Selim’den önce bazı Osmanlı
padişahları halife unvanını kullanmışlardı. Yavuz Selim, halife unvanını
değil eski kutsal Hilafet emanetlerini almış ve Mısır sultanlarının
“hadimü’l haremeyni’ş-şerifeyn” (kutsal Mekke ve Medine’ye hizmet eden)
unvanını kullanmıştır. Bu söylenti 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından
sonra ortaya atılmıştır.
Osmanlılar, kaybettikleri ülkeler üzerinde padişahın sözde manevi
gerçekte dünyevi haklarını korumak için halife unvanından yararlanmayı
ümit etmişlerdi. Kırım 1783’de Rusya tarafından ilhak edilince, Osmanlı
halifelik iddiaları da temelsiz kalacaktır. Fakat Osmanlı padişahları halife
sanını kullanmaya devam etmişlerdir.
Osmanlı Devleti parçalanırken II. Abdülhamit İslam birliğinin
kurulmasında halifeliği çok önemli bir araç olarak kullanmıştır. Bütün
çalışmalara karşın, siyasal gelişmeler ve ulusçuluk akımının Müslüman
ülkelerde de başlaması, kurtarıcı olarak görülen halifelik sanını etkisiz
kılmıştır.8
İngiliz şairi Wilfrid Scawen Blunt, “ruhani hilafet” kavramını
gündeme getirmiş ve düşüncelerini Mekke Şerifi ve Mısır Hidivi’ne
anlatmıştır. Mekke Şerifi Hüseyin, İngiltere’nin kışkırtmasıyla 1916’da
Osmanlı Devleti’nin cihat ilanına rağmen ayaklanmıştır. Suriye’de hilafetin
Osmanlılardan alınarak bir Arap Halifeliği kurulması amacıyla bir dernek
kurulmuştur.
Blunt’ın görüşleri Jön Türkler’den Mizancı Murat ve Cemalettin Efgani
tarafından geliştirilmiş ve bu İttihat ve Terakki üzerinde etkili olmuştur.
İttihat ve Terakki yöneticileri kaybedilen topraklar üzerinde siyasi nüfuz
kurmak amacıyla Cihat ilan etmiştir. Fakat bu çağrıya Türk
Müslümanlarından başka uyan olmamıştı.9
Halifenin manevi varlığı, imparatorluk içindeki toplulukların
milliyetçilik cereyanlarının yayılmasını önleyememiş; Mondros Mütarekesi
sonrasında imparatorluk topraklarını işgal eden İngiliz ve Fransız ordu
birliklerinin içinde Müslüman askerlerinin de bulunması sakıncalı
bulunmamıştır.
Padişah dini yetkilerini, manevi otoritesini, Anadolu’da düşmanla
savaşan kahramanları, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere ölüme
mahkum etmekte bir sakınca görmedi. Bu yolla sonuç alamayınca TBMM
ordularının karşısına düşman güçleri paralelinde savaşmak üzere Halife
kuvvetleri çıkardı. Bunca kötü harekete araç edilmiş Halifelik, kimileri için

hâlâ padişahın tanrısal gücünü niteleyen mukaddes bütün Müslümanların
ortak kurumu idi ve vazgeçilemezdi.1

Saltanatla hilafetin ayrılacağı gün yapılan tartışmalarda Mustafa
Kemal halifelik kurumunun nasıl ortaya çıktığı ve ne gibi değişiklikler
geçirdiğini anlatmıştı.” Saltanat kaldırılıp kimin halife olabileceği gündeme
geldiğinde, aday olarak Padişah Vahidettin ve Veliaht Abdülmecit üzerinde
durulmuştu. Mustafa Kemal Vahidettin’i, Kazım Karabekir ise Abdülmecit’I
önermişti.12
Ancak Vahidettin 17 Kasım 1922’de Malaya zırhlısı ile kaçıp
İngilizlere sığınınca yeni bir halife seçimi kaçınılmaz olmuştu. Ankara
Hükümeti’nin Diyanetişleri Bakanı Mehmet Vehbi Efendi, Padişahlığı
kaldırılmış olan Vahidettin’in yurt dışına kaçmış olmasından dolayı
halifeliği de yitirdiğine, Halifelik Makamının boş kalmış olduğuna, yeni bir
halifenin seçilmesi gerektiğine dair bir fetva çıkardı. 18 Kasım 1922’de
B.M.M’de okunan önerge kabul edilmiş ve Vahidettin halifelikten
düşürülmüştür.11
Malta’ya giden Vahidettin, Padişahlıktan ve Halifelikten
umudunu kesmiş görünmüyordu. Fakat Hicaz Kralı Hüseyin’in daveti
üzerine Hicaz’a giden Vahidettin umut kırıklığına uğradı. Hicaz’dan ayrılıp
Mısır, Ürdün veya Kıbrıs gibi Müslümanların yaşadığı bir yere gitmek istedi.
Ancak İngilizler buna izin vermediler. Sonunda İtalya’nın San Remo
şehrinde oturmasına müsaade edildi. Vahidettin üç yıl sonra San Remo’ da
ölecek ve Şam’a gömülecektir.14
Halifeliğin en güçlü adayı Abdülmecit idi. Mustafa Kemal onu kurtuluş
hareketini güçlendireceği düşüncesiyle Ankara’ya çağırmış fakat o bir
kardeş kavgasına neden olmamak için Anadolu’ya geçmemişti. Bir yıl sonra,
II. İnönü zaferi kazanılınca oğlu Ömer Faruk Efendi kendi isteğiyle
Anadolu’ya geçmek istemiş, Mustafa Kemal bir kargaşalık çıkmaması için
onu İnebolu’dan İstanbul’a geri göndermişti.”
18 Kasım 1922’de B.M.M’ de yapılan seçimde 162 oy kullanılmış,
Abdülmecit Efendi 148 oyla halife seçilmişti.. Oyların 2’si Abdülhamit’in
oğullarından Abdürrahim’e, 3’ü de Abdülhamit’in büyük oğlu Selim’e
verilmiş, 9 mebus da çekimser oy kullanmıştı.16
Yeni Halife İslam âlemine
bir bildiri yayımlamıştı.

Mustafa Kemal Halifeye, aynı gün Refet Bey aracılığıyla uyması
gereken kuralları bildirmişti. Abdülmecit, yalnız Halife-i Müslimin sanını
kullanacak, buna başka şeyler eklemeyecekti. İslam dünyasına yayınlayacağı
bildiride; TBMM’nin ve hükümetinin Türkiye halkı ve bütün İslam âlemi
için en uygun bir sistem olduğunu belirtecekti. Mustafa Kemal ayrıca
halifenin yetki sınırını belirleyen bir uyarıda da bulunmuştu.17
Yeni Halifenin seçim işlemi tamamlandıktan sonra Meclis Başkanlık
Divanı Halifenin göreve başlaması, kutlama ve kutsal emanetleri18
teslim
töreni için milletvekillerinden oluşan bir heyet göndermişti. 19 kişiden
oluşan bu heyet Halifeye 24 Kasım 1922’de bu emanetleri bir törenle teslim
etti.19
Abdülmecit, davranışlarının sınırlandırılmasını kabul etmemiş, Refet
Bele’ ye Halife-i Müslimin sanına ek olarak Hadimu’l Haremeyn sanını da
kullanmak istediğini, Cuma Selamlıklarında hil’at ve Fatih Mehmet’in
kullandığı sarığa benzer bir sarık takmak istediği söylemişti. Ancak Mustafa
Kemal verdiği yanıtta redingot giyebileceğini askeri üniformanın ise söz
konusu olmayacağını belirtmişti.20
Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilanından sonra, Cumhuriyete gölge
edebilecek, Cumhuriyetin ilanından memnun olmayanların siyasi
ihtiraslarına alet olabilecek bir mahiyet göstermesi bakımından Halifeliği
rejim için zararlı görmekte idi. O, ” Kişisel saltanatın kaldırılmasından sonra,
başka unvanla aynı nitelikte bir makamdan ibaret kalması gereken
halifeliğin de kaldırıldığını kabul ediyor” bunun için uygun bir zaman ve
fırsat bekliyordu. Türlü olaylar Mustafa Kemal’e bu düşüncesinde
yanılmadığını gösterdi.21
Çok geçmeden Meclis içinde halifelik lehinde, Mustafa Kemal
aleyhinde başlatılan kışkırtmalar, basınla yurt sathına yayılmaya başladı.
Mustafa Kemal halkın düşünce ve eğilimlerini saptamak amacıyla, 14 Ocak
1923’te Batı Anadolu gezisine çıkmış ve halkın halifelik konusunda bilgi
edinmek istediğini anlamıştı. Bu günlerde İskilipli Atıf Hoca ve Milletvekili
Şükrü Hoca birer kitap yayımladılar. Atıf Hoca İslam Yolu adlı kitapta
halifenin din işlerinin yanında dünya işlerine de bakması gerektiğini
savunuyordu. Şükrü Hocanın Hilafeti İslamiye ve Büyük Millet Meclisi adlı
kitabında “Halife Meclisin, Meclis Halifenindir” sloganı işleniyordu. Ona
göre devlet başkanı olacak kişi Padişah ve Halife diye iki ayrı san yerine

Halife diye anılmalıydı.2:
Hoca Şükrü ve arkadaşları bu safsatayla, Millet
Meclisi’ni Halife’ nin danışma kurulu ve Halife’ yi Meclis’ in dolayısiyle
devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettirmek istemişlerdi.23
Bu
yayınlardan güç alan Abdülmecit, zaman zaman hükümdar gibi davranmaya
başlamıştı. Mustafa Kemal’e gönderdiği bir telgrafta bu büyük değişikliği
“yenilenen hükümet biçimi” olarak nitelemişti. Padişah oğlu olduğunu
vurgulamak için imzasını “Abdülmecit bin Abdülaziz Han diye atmıştı.
Halife-i Müslimin sanı ile yetinmeyip buna Zıllullah’ı (Tanrını gölgesi) da
ekleyerek hükümetin talimatı dışına çıkıyordu. Öte yandan Cuma
Selamlıkları düzenliyor, İstanbul’daki yabancı devlet temsilciliklerine
görevliler göndererek ilişki kurmaya çalışıyordu. Bu durum Ankara’daki
geriye dönüş ve Halifelik yolundan sultanlığa gidiş korkusunu daha da
arttırdı. Muğla mebusu Yunus Nadi (Abalıoğlu) Bey, Yenigün Gazetesinde
çok sert ve suçlayıcı iki yazı yayımladı. Bu yazılar karşı tepkilere yol açtı.
Konu Meclise getirildi. Karşı tepki çok sert oldu. Konu bir karara
bağlanmadan sonuçlandı fakat Halifeliğin devam etmesi halinde bir geriye
dönüş davranışının olabileceği kuşkusu da köklü bir kanıya döndü.24
Mustafa Kemal yurt gezilerinde halifelikle ilgili sorulara, ulusça
kurulan yeni devletin kaderine, işlerine, bağımsızlığına sanı ne olursa olsun
hiç kimsenin karışmasına izin verilmeyeceğini, Halifeye yeni yetkiler tanıyıp
onu tekrar bir Padişah durumuna getirmek istemenin ulusu yok etmeye
çalışmak olduğunu anlatmıştı. Halifelik lehinde yayımlanan bu kitaplara
yanıt olmak üzere Hilafet ve Hakimiyet-i Milliye adlı bir kitap
yayımlanmıştı.
Cumhuriyet ilan edilirken TBMM’i halifelikle ilgili bir karar almamıştı.
Cumhuriyetin ilanını ve Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığına seçilişini ilk
kutlayanlardan biri Halife Abdülmecit Efendi olmuştu .
2?
Fakat,
Cumhuriyetin ilanı ile beraber, Halifeliğin kaldırılacağı Halifenin istifa
ettiği yolunda kışkırtıcı haberler yayılmaya başladı. Rauf Bey, İstanbul
basınına Cumhuriyetin ilan yöntemini ve alınan son kararları eleştiren bir
demeç verdi. Rauf ve Adnan (Adıvar) Beyler ile birlikte Refet Paşa, Halife’
yi ziyaret ettiler. Rauf Bey bir plânın içindeydi. Bu plânı gerçekleştirmek
için Ankara’da da parti ve meclis içinde faaliyete girişti.26
Hükümetin Trakya ve İstanbul’daki temsilcisi Refet Paşa, Halife’ ye
yaklaşmış ve Konya isimli atını Halife’ ye hediye ederken “Bu hayvanın
Halife Hazretleri tarafından beğenilmesini Tanrının bir lütfü sayıyorum”
demişti.

İstanbul’daki gelişmeler bir geriye dönüş kuşkusu doğurmuş, İstanbul’
daki olaylara elkoymak ve basının tutumu ile ilgilenmek üzere bir İstiklal
Mahkemesinin kurulması kararlaştırılmıştı. Buna rağmen İstanbul
basınındaki kışkırtıcı yayımlar durmamıştı. Yurt dışında da önemli
gelişmeler oluyordu. Londra’daki Seyit Emir Ali başkanlığındaki İslam
Cemiyeti Sekreteri Sait S. Muhammedi, Dahiliye Vekili Fethi Bey’e
gönderdiği 2 Eylül 1923 tarihli mektubunda hilafetin korunması gerektiğini
bildirmişti. Hindistan’daki İsmailiye mezhebinin lideri olan Ağa Han ile
Hintli Emir Ali de Başbakan İsmet Paşa’ya 5 Aralık 1923 tarihinde bir
mektup göndermişlerdi. Bu mektup Başbakanın eline geçmeden Tanin,
ikdam ve Tevhidi Efkar gazetelerinde yayımlanmıştı.28
Mektubun basında
yayımlanmasından sonra Başbakan İsmet Paşa, TBMM’de yapılan gizli
görüşmede konunun ele alınmasını istedi. Mektubu yayımlayan gazeteciler
tutuklandılar fakat mahkeme sonunda beraat ettiler.
1924 Yılı başında Halifeliğin kaldırılmasını hızlandıran gelişmeler
olmuştu. Halife, İstanbul’a gelen hükümet üyelerinin kendisini ziyaret
etmemelerinden üzüntü duyduğunu belirtmiş ve ‘Halifelik Hazinesi’ nin
gücünü aşan ve görevi dışında kalan harcamalar için devlet bütçesinden
yardım yapılmasını istemişti. Başbakan durumu Mustafa Kemal’e iletmiş .
Mustafa Kemal, devlette Halifelik Hazinesi adıyla ayrı bir hazinenin
olamayacağını belirtmiş, Halifenin ne olduğunu bilmesini ve bununla
yetinmesini, hükümetin bunu sağlayacak önlemler almasını dilemişti.29
Mustafa Kemal’i Halifeliğin kaldırılması için zorlayan en kuvvetli
etken, Halife var oldukça Türkiye’de yapmayı düşündüğü toplumsal ve laik
devrimlere imkan olmayacağı düşüncesiydi. Hilafet sorunu aslında bir rejim
sorunuydu. Mustafa Kemal, Hilafet sorununu tamamen ortadan kaldırmak
için bir dizi girişimde bulundu. İstanbul basının, Darülfünunda görevli
aydınların, Milli Mücadele’nin önder kadrosunu oluşturan yakın
arkadaşlarının ve diğer ordu kumandanlarının kendi düşüncesi doğrultusunda
tutum almalarını sağlamaya çalıştı.30
Bu konuda kesin karar almak
zamanının geldiğini anlayınca 15—20 Şubat 1924’te yapılacak Harp Oyunları
nedeniyle Ordu ve Kolordu Komutanlarını İzmir’de topladı. Bu toplantıya
Başbakan İsmet Paşa, Savunma Bakanı Kâzım Özalp Paşa ve Genelkurmay
Başkanı Fevzi Çakmak da katılmıştı. Toplantıda, Hilafet ile, Şer’iye ve
Evkaf Bakanlığının kaldırılması ve öğretim kurumlarının birleştirilmesi
karar altına alındı.

Mustafa Kemal 24 Şubatta Ankara’ya döndü. 1 Martta Meclisin yeni
dönemini açarken yaptığı konuşmada hükümetin faaliyetlerini ana hatları ile
anlattı. 2 Martta Halk Fırkası parlamento grubu üç yasayı onaylamak için
toplandı. Ertesi gün üç önerge meclise sunuldu. Tartışmalar sonunda 3 Mart
1924’te, 429 sayılı Kanunla Siirt mebusu Halil Hulki ve elli arkadaşının
önergesi kabul edilerek Şer’iye, Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye
Bakanlıkları kaldırıldı. 430 sayılı Kanunla, Manisa mebusu Vasıf Bey ve elli
arkadaşının önergesi kabul edilerek eğitim ve öğretimin birleştirilmesi
Kanunu kabul edildi. 431 sayılı Kanunla Siirt Mebusu Şeyh Saffet Efendi ve
53 arkadaşının önergesi kabul edilerek, Halifeliğin kaldırılmasına ve
Osmanlı Hanedanının Türkiye dışına çıkarılmasına karar verildi.32
Böylece,
Osmanlı Devleti’ in son kalıntısı ve Cumhuriyet yönetimi için tehlike haline
gelmiş olan halifelik tarihe karıştı. Kaldırılan bakanlıklar yerine,
Başbakanlığa bağlı Diyanet işleri Başkanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı
kuruldu.
431 sayılı yasa, Abdülmecit ile Osmanoğulları ailesinin bütün erkekleri,
kadınları, damatları ve o kadınlardan doğan bütün çocukların Türk
vatandaşlığından çıkarılmalarını ve Türkiye topraklarında oturmamaları
hükmünü içeriyordu. Padişah ve ailesi hemen, diğer hanedan üyeleri ise on
gün içinde bir daha dönmemek üzere yurtdışına çıkarılacaklardı.33
Yol
giderleri için, servetlerine göre hükümetçe saptanacak paralar ödenecekti.
Padişahlık yapmış olanların malları, saray ve köşkleri milletin malı
sayılacaktı. Diğerlerinin taşınmaz mallarını bir yıl içinde elden çıkartmaları,
aksi halde hükümetin bu malları satarak onlara göndermesi öngörülmüştü.34
Hükümet 2 Mart 1924’te bir komisyon kurarak saraylarda önlem
alınmasını, dairelerin mühürlenmesini ve bu husustaki sorumluluğun
Vilayete ait olduğunu kararlaştırmıştı.35
Ayrıca, kafilenin sevk masrafı için 90.000 lira da tahsis edilmişti.
Sarayların muhafazası için de bu paradan harcama yapılacaktı.36
Yasa onaylanır onaylanmaz, İstanbul Valisi Haydar Bey ile Emniyet
Müdürü Sadettin Bey Dolmabahçe Sarayına giderek Abdülmecit’e derhal
yola çıkmak için hazırlanmasını söylediler. Öfkeye kapılan Abdülmecit
valiyi kovdu. Emniyet müdürü gerekirse kendini zor kullanarak götürmek
için emir aldığını bildirdi. Saray sarılmış ve telefon hatları kesilmiş
olduğundan Abdülmecit boyun eğmek zorunda kaldı.37
Kutsal Emanetleri

yanında götürmek isteyen Abdülmecit Efendi’ye vali, bunların Halifenin
kişisel eşyası olmayıp Türk ulusuna geçmiş olduğunu bildirdi. Abdülmecit
ve sultanların yanlarında saraya ait kıymetli eşya ve mücevher
götüremeyecekleri, ancak kendilerine ait mücevher ve kürkleri
götürebilecekleri kararlaştırılmıştı.
İsviçre’ye gönderilmesine karar verilen Abdülmecit hemen ertesi günü
4 Mart sabahı oğlu Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvar, kadınefendiler,
Mabeyncisi Hüseyin Nakıp Turan Bey, doktoru Selahattin Bey, özel katibi
Keramet Nigar’la birlikte yolculuk hazırlıklarına başladılar.38
Abdülmecit’in
şevki için Maliye Bakanlığı 10.000 lira tahsis etmişti.3
” Abdülmecit ile
birlikte hanedana üyesi ve hizmetlilerden oluşan 234 kişi yurt dışına
çıkartılmıştır.40
Abdülmecit ve ailesi Çatalca tren istasyonunda uzun süre bekledikten
sonra Simplon Ekspresiyle yola çıkar. Abdülmecit ve ailesine yol parası,
isteği üzerine İngiliz lirası olarak ödenmiştir. Abdülmecit’e 15.000 lira
(1700 İngiliz Lirası), diğer şehzade ve sultanların her birine 1000 lira
ödenecekti41
Hükümet Bern’e kadar seyahat masraflarını karşılayacaktı.
Maliye bakanlığının sevk için tahsis ettiği 140.000 Liranın, 139.898.075.
Lirası harcanmıştı.42
Abdülmecit bir basın bildirisi yayınlayıp ulusun kararına boyu eğdiğini
ve bundan sonra güzel sanatlarla uğraşacağını açıklar. Fakat tren Bulgaristan
sınırını geçer geçmez bir bildiri daha yayınlayarak, makamından alınma
kararını geçersiz saydığını belirtir. Ona göre yalnız Türklerin değil, bütün
Müslümanların dinsel ve tarihsel kurumu olan halifelik tek yanlı bir kararla
kaldırılamazdı. Abdülmecit ayrıca Halifeliğin yeniden canlanması için bir
Din Şurası toplanması diler ve bütün Müslümanlardan yardım beklediğini
bildirir.43
Ankara’nın uyarıları üzerine İsviçre yönetimi Abdülmecit’e bu tür
faaliyetlerin istenmediğini bildirmiş, O da bir şura toplamaktan vazgeçmişti.
Abdülmecit Müslüman ülkelerden ve kuruluşlardan parasal yardım ve
destek istemek için sekreterini Paris’e, sonra Londra’ya göndermiş fakat
umduğunu elde dememişti. İsviçre’de fazla kalamayan Abdülmecit Nice’ e
taşındı. 1944 Ağustosunda Paris’te öldü ve Medine’de gömüldü..

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın